GÖNÜL SARAYI /Ayşegül Ümmühan ŞAN

Yazar: Yorum




Osmanlı Devleti sona ermiş, Hanedan mensupları yurt dışına gönderilmiş, saray tamamen dağılmıştı. Saray görevlileri birer birer memleketlerine dönüyordu. Haremin incisi Udi Ümmühan Hatun’un dönecek bir evi yoktu. Ahbapları memleketlerine dönerken ona da kendileriyle gelmesini teklif ettiler. Hiç düşünmeksizin bu teklifi kabul etti, çaresizdi.

Az gitti, uz gitti. Cebinde kalan son akçesiyle aldığı ata bindi, elinde dibadan yapılma bohçası ve bocasının içindeki kutnu elbisesini çocuğuna sarılırmış gibi sımsıkı tutuyordu. Uzaktaki dağlara bakarken gözleri dalıyor, kendisini bekleyen geleceğin nasıl olacağını düşünüyordu. “İnşallah” diyordu, kendi kendine. “İnşallah yokluk görmem.”

Büyük koyu kahve gözleri ve peçesinin arasından arada bir kendini gösteren koyu kestane saçlarıyla saraylı hanımların en güzeliydi Ümmühan. Giyimine kuşamına dikkat ederdi, hep bakımlıydı. Gül gibi koktuğunu söylerlerdi arkadaşları. Güldüğünde gamzeleri çıkardı. Bir keresinde Valide Sultan’ın huzurunda kendini tutamayıp gülmüştü de Valide Sultan, “Gülşen olsun senin adın güzel kızım.” demişti. O günden sonra Gülşen olmuştu adı.

Uzun bir yolculuktan sonra sabah ezanıyla birlikte ahbaplarının köyüne vardılar. Şirin bir İç Anadolu köyüydü. Kapanan göz kapaklarına rağmen tek bir hamlede atından indi; etrafına bakındı. İleride bir fırın vardı, fırına yöneldi.
Fırının kapısını açtı. Mis gibi taze ekmek kokusu karşıladı onu. Bir an fırıncıyla göz göze geldiler. Fırıncının yemyeşil gözleri vardı. Uzun boylu, sırım gibi bir adamdı. Fırıncı elindeki fırın küreğini kenara bıraktı, bu güzel hatunu uzun uzun süzdü. Nutku tutulmuştu.
“Kimlerdensin?” diyebildi.
“Buralardan değilim”.
“Onu anladım. Daha önce seni hiç görmedim.”
“İstanbul’dan geliyorum. Saraylıyım. Saray dağılınca kader beni buralara getirdi.
“Ya öyle mi?” diyebildi fırıncı.
Bu güzel genç kıza ilk görüşte gönlünü kaptırmıştı fırıncı İzzet Usta. Gönlündeki ateş, fırındaki ateşten daha harlıydı.
“Benim de bir sarayım var. Kocaman bahçesinde çeşit çeşit ağaçlar renk renk çiçekler açar. Ortasındaki havuzda kuğular yüzer. Altından taslarda her gün hoşaflar içerim.”
Gülşen’in kalbi bir anda hızlı hızlı çarpmaya başladı. Yanına biri yaklaşsa kalbinin sesini duyabilirdi. O sırada dükkâna giren Kasap Ahmet, İzzet Usta’nın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Kulak kabarttıysa da ne konuştuklarını duyamadı bir türlü. Yalnız konuşmanın sonunda İzzet Usta’nın cebinden çıkan kaimeleri gördü. Heyecanı bir kat daha arttı.
“Evet” dedi. “Bu adam kesin varlıklı biri, kötü gün görmem”.
O gün Kasap Ahmet’in evinde fırıncı İzzetle nikâhları kıyıldı. Yeni bir sarayı olacaktı, bu yeni sarayın hanımı olacağı için sevinç içindeydi. Evlilik merasimi kısa sürdü, evlerinin yolunu tuttular. Sonunda küçük bahçeli, dar kapılı, eski bir evin önünde atlarından indiler.
İzzet Usta “Geldik” dedi. Gülşen şaşkın bir vaziyette etrafa bakınıyordu. Atından yine tek hamlede indi. Evin sokak kapısını açıp avluya girdi. Küçücük bir ev… Büyük bir telaşla taş merdivenlerden yukarı çıktı. Evin kapısını açtı, hayata doğru ilerledi. Bir şeyini kaybetmişçesine aranıyordu. Odalardan birinde ağaç tomruklara asılmış bir ceket, yan tarafında ise yorgan ve yastıkları yığılmış vaziyette gördü. Çok şaşırmıştı. Burası eski sarayına hiç benzemiyordu. Öfke ve hayal kırıklığı içinde İzzet Usta’ya dönerek “Hani” dedi, “Nerede?”. “Bana saray demiştin, altın taslar vaat etmiştin. Neredeler?”. İzzet Usta kalbini göstererek “İşte burada” dedi. “Sana gönlümün saraylarını açıyorum sultanım.”







Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: