Aşkın filikalarına binip
İçimdeki gemiyi terk ettiniz.
Kitap aralarında kurumuş
Dağ çiçekleri gibi kalakaldım
Sizin olmadığınız yerde.

Yaşamak hırkası dar geliyor umutlarıma
İnsanlık ağrılarım çırılçıplak
Sevinçlerim kanatsız

Bir sûr üflendi sır yüklü yüreğime
Tuzla buz oldu tüm yüküm
Güvertesi secdede yüreğimin
Hacet kapıları kapalı, nafile artık
Sevda, derinlerde bir batık
Hırka/sızım.



Kara bir durman gibi dağılırken hatıralarım
Bir ormanın kanı çekilir
Bir nehir taş kesilir içimde
En gizli rüzgarları dinlerken.

Bilmem,
Kaç çiçeği suladı gülüşün
Kimlerin göğü oldu gözlerin
Hangi kuşlar kondu dalına
Her yalnızlığında geri dönmeni beklerken.

Zamansız dökülen yapraklar gibi sustum, 
Rıhtımlara döküldüm, gelmedin.
Oysa bilmezdin,
Alacakaranlığa kitlenmiş gecelerdi senden uzak olmak.

Bu yorgunluğu alsın artık rüzgarların,
Turnaların göç vakti geçmeden
Ellerimde diken diken şiirlerim.
Elini ver, nerede ellerin?






























Geçmeyen zamanı dinliyorum
Gözlerimde düş yorgunluğu
Beni bana yaklaştırıyor,
Sessizleştikçe büyüyen acılar.

Rüyalarımı alıp götürme
Bana kalsın unutulmuş ne varsa
Kuşların, yıldızların, kelebeklerin senin olsun
Götürme umutlarımı

Düş yorgunuyum ben
Yokluğun canlanıyor hayallerimde
Dinlediğim şarkılar zamanın kelepçesi
Zaman, seni bekliyor 
Kendinden geçmek için.



Kendi vatanında mülteci olmak
Hayattan yoksun olmak
Ve Müslüman olmak kulaklar tıkalıyken feryatlara

Gözyaşları iniyor gözlerden
İnsanların çığlıkları gökleri yırtıyor
Açlık vuruyor bir taraftan
Bir taraftan da esaret korkusu

Peki suçları ne desem 
Sessiz sokakların insan çığlıklarıyla dolması
Ne desem boş

Kendi kanında boğulan insanlar
Senelerce dinmeyen
Dinmek bitmeyen gözyaşları var
Kendi vatanında yaşayamamak var
Vatanının sokaklarında oynayamamak
Gecenin korkusuyla uyuyamamak

Bu neyin davası
Bu neyin zulmü
Neyin esareti
Kendi vatanında mülteci kalan 
Arakanlıların gözyaşları var





Hava buz gibi. Parmak uçlarını hissetmiyorsun. Bomboş, su birikintileriyle dolu sokakta öylece yürüyorsun. Sıcak bir yer hayal ediyorsun, çocukluğunda etrafında ısındığınız sobayı hatırlıyorsun, ateşte yanan odun çıtırtılarını duyumsuyorsun. Kendine sarılıp ilerliyorsun yol boyu. İleride bir kafe görüyorsun. Hemen içeri girip cam kenarı bir masa seçip yerleşiyorsun. Vücudunu yavaş yavaş hissetmeye başlarken bulunduğun mekanı inceliyorsun. Alçak tavanlı, ağaç dokusundan duvarları olan küçük, içini ısıtan cinsten bir mekan olduğunu görüyorsun. Buranın geniş camları var. O camlarda da minik şu damlaları... Gözüne en uç köşedeki kilim desenine benzer büyük tablo takılıyor, anneni hatırlıyorsun, onun gece gündüz kilim dokuyan ellerini... Köşede tek başına oturan ihtiyar adamı fark ediyorsun. Diğer insanlar değil ama o senin ilgini çekiyor. Seyretmeye başlıyorsun. Önünde bir eczane torbası, ilaç var içinde. Adamın gözü ilaçlarda… Yüz ifadesi senin de yüzünü asıyor. Ne yaşadığını tahmin etmeye çalışıyorsun. Hasta olan kendi mi yoksa yakını mı? Bütün ihtimalleri aklından geçiriyorsun. Sonra bir ses duyuyorsun. Gözlerinin önünde bir karaltı görüyorsun. İrkiliyorsun. Garsonun sipariş almaya geldiğini fark ediyorsun. Açık bir çay istiyorsun. Çay bitiyor. Suskunluğunu paylaştığın adama göz ucuyla bakıyorsun,  bakışlar değişmemiş. Onun da çay parasını ödeyip çıkıyorsun dışarı.































Sen yoktun güvercinler uçarken
Yüzlerce kelime kanat çırpıyordu yüreğimde
Yüzlerce kez batıyordu güneş
Bazen elma kokusu oluyordun
Bazen yağmurdan sonraki toprak…

Sen yoktun menekşeler açarken
Sularda gizlenmiş bulutlu sözcükler vardı sadece
Kendi rüyasına koşuyordu herkes
İçimde sağ kalmış onca yarayla birlikte
Kıpkızıl güllerin arasından geçiyordum...

Sen yoktun yüreğim okyanuslara batarken
Buzdağlarına çarpmıştı sözcüklerim
Zihnimdeki sana ait bütün resimler
Yüzümün elifinde ince bir çizgiydi artık…


Sen yoktun mevsimler bana bir öykü biçerken
Sarı bir mevsim başlıyor
Artık, hazan vaktinde
Uzak saati susmanın…






Kaç dil bilirsen bil, Türkçe rüya görürsün ancak. Rüyalar, hayaller, fikirler anadilimizin tarlasında çiçek açar. Tarla çorak ise şiirler çiçek açmaz, romanlar baş vermez, yaprak döker türküler. Dilsiz kalırız. Dilsiz olanın vatanı da olmaz, bayrağı da. Rüyalarımızı kaybederiz, hatıralarımızı, tarihimizi, bizi biz yapan her şeyi kaybederiz dilimiz bozulursa. “Türkçem benim ses bayrağım” diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca. Bayrağımızın yeri göklerdir, göklere yakışır olmalı Türkçemiz. Gökler kadar duru ve temiz olmalı.

Dilimiz hızla kirleniyor, anlaşılmaz bir hâl alıyor, basit bir işaret diline dönüşüyor Türkçemiz. Bayrağımız soluyor, kan kaybediyor ses bayrağımız. İletişim araçlarında gereken önem verilmiyor dilimize. Sosyal medyada kullanılan dil kaygı verici boyutta hatalar içeriyor. Yazım hataları, anlatım bozuklukları ve zevksizlik almış başını gidiyor. Başka diller, başka kelimeler gündelik hayatımızda yerini aldı bile: nıck name, okeylemek, check etmek, feedback, full-tıme, provoke etmek, cv, trend, spontane, save etmek, optimist, data, download etmek, tımıng, revize etmek, global, securıty, part-time, drıver… Daha yüzlercesi hayatımızın içinde... Bize ait olmayan kelimelerle anlaşmaya, ağlaşmaya, dertleşmeye, birleşmeye çalışıyoruz. Ne yapsak boş; bu kelimelerle ancak kargaşa çıkar, anlaşmazlık çıkar.

Konfüçyüs'e: Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu, diye sorduklarında şöyle cevap verir: Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!

“Bir millet iktisâdî yoksulluktan ölmez ama kültür yoksulluğundan ölür. Türkçe ölürse, Türk milleti de yok olur. O zaman, ortada iktisâdî bakımdan kalkındıracak bir millet de kalmaz… Kültürsüz bir milletin yaşayamayacağı âdeta unutuldu. Kültürün kaynaklarının dilde olduğunu ise, bilen yok gibi. Memleketimize bale dersi değil, Türkçe dersi lâzımdır.” diyor Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun. Bale dersi de olmalı, ancak öncelik dilimize verilmeli.

Binlerce yıldır yol alan bir gemidir dilimiz. Bize ait olan her şey kelimelerle kodlanarak yarınlara taşınır. Bin yıl öncesi meydana gelen bir felaketin acılarını yanık bir türkü yeniden yaşatır bize. Ya da Karacaoğlan’a ait bir dörtlüğe sığınıp itiraf ederiz aşkımızı. “Biz ki her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” der Yunus Emre. Usanmayız elbette on bin yıl geçse de her dem yeniden doğan o güzel metinleri okumaktan. Dil hazinelerimize, ecdadımızın bize bıraktığı eserlere sahip çıktığımız müddetçe Türkçemiz dalgalanacaktır göklerde, gönüllerde… Kaptanı Nuh olan gemi niye korksun fırtınadan. “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” diyoruz ve ekliyoruz ebediyen Türkçe rüya görelim Allah’ım…



*24 Kasım Öğretmenler Günü için düzenlenen yarışmada Konya 2.si olmuştur

 

Ben öğretmen olsaydım kurtların, kuşların dilini öğretemezdim belki öğrencilerime. Hepsinin yerine geçecek bir dil öğretirdim onlara. Sevgi dili olurdu bu. Sevgi dili ile konuşurdu öğrencilerim.

Onlara bilgiyi değil bilgilenmeyi. Yaşamı değil yaşamayı. Aydınlığı değil, aydınlığa ulaşmayı öğretirdim.

Onlara turuncunun içindeki asil kırmızıyı ve sevecen sarıyı gösterirdim. Korkunun içindeki endişe ve sevgiyi, karanlığın içindeki cehaleti gösterirdim onlara.

Verirdim ellerine bir kalem, dizerdim önlerine kitap. Derdim ki “Mücadele edin en büyük terör olan cehaletle. Geleceğin öncüsü olacak iken solup gitmiş Neşe, Aybüke ve Necmettin öğretmenlerinizi ve onları yok edenleri unutmayın. Neşe olun, Aybüke olun, Necmettin olun, kimse tüketemesin içinizdeki sevgiyi.” Cehaletin olmadığı yerde savaş olmayacağını öğretirdim onlara.

Öğretmen olsaydım örnek alırdım başöğretmen Atatürk’ü. Yalnızca öğrencilerime değil tüm dünyaya öğretirdim bilgiye sevdalanmayı, kardeş yaşamayı, cehaletin önünde bir siper gibi durmayı.

Dünyayla sınırlı kalmazdık. Etki alanımızı uzaya çıkarırdık. Mars’ta bir kütüphane açardık mesela. Neptün mavisiyle boyardık hayallerimizi. Ağaçlara çıkardık öğrencilerimle. Etrafta şakıyan kuşları dinlerken öğretirdim onlara, bizi içinde barındıran doğayı korumayı. İçindeki canlıların tümüyle arkadaş olmayı…

Resim ve müziği de ben öğretirdim onlara. Bir derenin kenarındaki incecik otları boyarlarken anlarlardı ayrıntının önemini. Saat gibi hiç sekmeyen ritimle algılarlardı düzeni, kontrolü.

Vatanlarını sevmeyi öğretirdim. Kendilerini geliştirdikçe vatanlarını da bir adım ileri götürmelerini isterdim öğrencilerimden.

Bunların hepsini bana sen öğrettin öğretmenim. Senin sayende hayallerimi özgürce şekillendiriyorum. Şiirler yazıyorum, denemeler, hikâyeler... Öğretmen bir mumdur etrafını aydınlattıkça kendi erir. Bizim için erimeyi göze aldın öğretmenim.



Seninle öğrendik biz Türk olmayı. İyi ki varsın öğretmenim.



Milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimidir cumhuriyet. Cumhuriyet kavramı birçok unsuru içinde barındırır. Cumhuriyetlerin esas amacı kendi ülkelerinin milli menfaatlerini en ön planda tutarak halktan yana bir idare sergilemektir.
Tarihte bugünkü modern cumhuriyet kavramına uzak olsa da Roma ve Venedik’te senato ve meclise dayalı yönetim şekilleri doğmuştur. Fakat bugünkü cumhuriyet tanımına uygun yönetim biçimleri 4 Temmuz 1776’da Amerika’da ve Fransız İhtilali sonrasında en modern şekliyle 1789’da Fransa’da ilan edilmiştir.
1299’daki kuruluşunun ardından 14. yüzyılın ortalarında bir devlet haline gelmiş olan Osmanlı Devleti bir monarşi idaresi altında varlığını sürdürdü. Ancak 1683 Viyana bozgunundan sonra çöküş başladı ve hızlanarak devam etti. 18. yüzyıl boyunca yaşanan büyük yıkımlar ve toprak kayıplarıyla bilim ve sanayiden uzak kalmanın çöküşü günden güne hızlandırdığını fark eden 19. yüzyılın büyük devlet adamları yaptıkları ıslahat ve yeniliklerle bu durumu engellemeye çalıştılar. Fakat sanayi devrimini kaçırmış olmamız, sömürge imparatorluklarının açık pazarı haline gelmemize yol açmıştı ve bu durumu değiştirmedi. Nihayetinde yüzyıl boyunca duraksayarak üretemeyen imparatorluğumuz artık dışa bağımlıydı ve bu dışa bağlılık bize çok pahalıya mal olacaktı. Dünyanın dört bir yanında cereyan eden ekonomik kavgalar sonunda bu büyük sömürge devletlerini savaşa mecbur bıraktı ve artık ömrünün son yılarını yaşayan devletimiz bu savaşın bilançosunu kaldırabilecek güçte değildi. Neticede Mondros ve Sevr dayatmalarıyla memleketimizin her köşesi bilfiil işgal edildi. Fakat durumun vahametinin farkına varmış olan Mustafa Kemal Paşa, başta Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir ve İsmet İnönü gibi vatanperver subayları etrafında toplayarak bir milli bilinç uyandırma çabasıyla milli mücadelenin fitilini ateşledi.
Üç yıl savaş meydanlarında süngü süngüye kanlı bıçaklı muharebelerin ardından silkinen Türk milleti başkomutan Gazi Mustafa Kemalin önderliğinde milli değerlerine sarılarak ülkesini uçurumun kenarından çekip almıştı. Yeni kurulan devletin yönetim biçimi ise hâlâ tartışma konusuydu. Mustafa Kemal Paşa şunun farkındaydı: Yok olmanın eşiğindeki benliğini unutmuş fakir milletimizi yeniden ayağa kaldırmak ve bilim ve fennin ışığında ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarabilmek için millî menfaatlerin en ön planda tutularak halktan yana bir idare sergileneceği demokratik cumhuriyet rejimi şarttı. 29 Ekim 1923 günü Türkiye’nin ve Türk halkının küllerinden yeniden doğduğu tüm dünyaya açıklandı.

 94 yıl boyunca cumhuriyetimiz askerî darbelerle kesintiye uğradı. Ancak diğerlerinden farklı olarak kısa bir süre önce 15 Temmuz 2016 da halkın iradesini hiçe sayan emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri ordu içerisinde daha önce örneği görülmemiş bir cunta oluşturarak cumhuriyete kast ettiler. Cumhuriyete ve demokrasiye kast eden düşmanlar yolları köprüleri kestiğinde Cumhurbaşkanı, cumhuriyet temsilcisi Recep Tayyip Erdoğan  “Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum.” diyerek halkı harekete geçirdi. Ulu önderin Gençliğe Hitabe’sinde: “Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!” cümlesine uygun bir şekilde halkımız; içinde bulunacağı vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyerek cumhuriyetine sahip çıkmak için sokağa döküldü. Şehit oldu, gazi oldu, cumhuriyet oldu bu millet.


Neden gömülür insan,
Görmeden, ölmeden, neden?
Boğulur insan
Neden?
Suyu hissetmeden, hissedemeden
Nereden gelir hasret,
Henüz hiç gitmeden,
Ve tüm bu hiçliğin hesabı kimden?
Belki de kaçmalı her şey bitmeden.
Neden, Nereden, Kimden?..



Birden gülümseyen yüzün çırpınırken zihnimde
Bakışlarım umutlanır sessizce
Sensizliği anlatırken cümlelerimde
Gündüzler olur dipsiz siyah bir gece

Sensiz yarınların gecelerinde
İnerken gözlerinin karası akşam gibi üstüme
Yankılanır mı göğünde
Bitmeyen hasretimin çığlığı

Ki sen karanlıkları yırtıp aydınlatırdın
Şimdi ise her türlü ışığa kapanmış sanki gözlerin
Sesin yıldızlı gecemken
Suspus olmuş bütün söylediklerin

Ve şimdi imkânsız sularda tutuşan gemi misali yüreğim
Sabahların aynasının ürkek bulanıklığında
Feryadım olurken adın
Anlamam, ben mi beyhude bekleyenlerdenim

Yoksa sen mi gidip de gelmeyenlerdensin 



Çocuk saflığında bir hayatın anlamı da açık değil miydi? Yağmurlar, üzgün bulutların gözyaşıydı. Her bir damlası açacak gökkuşağının peşinde koşuşurdu. Gökkuşağıysa buruk bir gülümsemeydi. Çıktığı zaman semaya, öğrenirdi bir çocuk; gözyaşıyla yıkanan yerler buruk güzellikler bırakırdı.

Bir çocuğun en sevdiği an denizin köpüren dalgalarının kıyıya çarpış anıdır, derdi kaptan. Saftır her şey denizin köpüren dalgalarının kıyıya çarpış anında. Beyaz köpüklerden atlar yaratılırdı mitolojinin eşsiz inanışlarında. Saf ve temizdi o atlar. Mitolojideki gibi deniz köpüklerinden yaratılıyorsa atlar; insan neyden, neden yaratılmıştı? Böylesine kirli, kinleri de sevgileri de bastırılan insanlar neden vardı? Çocuk gibi bakılan, camları fırfırlı perdeler döşeli dünyada insan neydi, ne anlam taşırdı?

Ala bulalı dağın zirvesinde sonu mutlak ölüm olan kırgın çiçeğimin kökleri değil miydi insanın her bir yaradılış hikâyesi? İçinde olan tüm güzellikleri saklayan ne varsa toprağa hibe eden, saklanmış olan. Bir küçük saflıktan çürümeye giden dağ çiçeğim değil miydi kibirden yapraklarını döken? Her bir yaprağına, buruk yaşamlar sığdıran dağ çiçeğimdi insanlık. Var oluş kaynağıydı dizleri yara bere olan çocukluğumun. Dağ çiçeğimdi bütün evreni doğuran. Çocukça bakmaktı benimki dünyaya.

Mitolojikti biraz zaten inanışlarım. Her zaman süregelen gerçekleri hiçe saymaktı benim düşüncelerim. Deniz köpüğünden oluşan atlara, bulutun gözyaşlarına, dağ çiçeklerine inanmaktı. O atların gerçekliğinde hayata meydan okumaktı var oluşumun en güzel hali.