Neden gömülür insan,
Görmeden, ölmeden, neden?
Boğulur insan
Neden?
Suyu hissetmeden, hissedemeden
Nereden gelir hasret,
Henüz hiç gitmeden,
Ve tüm bu hiçliğin hesabı kimden?
Belki de kaçmalı her şey bitmeden.
Neden, Nereden, Kimden?..



Birden gülümseyen yüzün çırpınırken zihnimde
Bakışlarım umutlanır sessizce
Sensizliği anlatırken cümlelerimde
Gündüzler olur dipsiz siyah bir gece

Sensiz yarınların gecelerinde
İnerken gözlerinin karası akşam gibi üstüme
Yankılanır mı göğünde
Bitmeyen hasretimin çığlığı

Ki sen karanlıkları yırtıp aydınlatırdın
Şimdi ise her türlü ışığa kapanmış sanki gözlerin
Sesin yıldızlı gecemken
Suspus olmuş bütün söylediklerin

Ve şimdi imkânsız sularda tutuşan gemi misali yüreğim
Sabahların aynasının ürkek bulanıklığında
Feryadım olurken adın
Anlamam, ben mi beyhude bekleyenlerdenim

Yoksa sen mi gidip de gelmeyenlerdensin 



Çocuk saflığında bir hayatın anlamı da açık değil miydi? Yağmurlar, üzgün bulutların gözyaşıydı. Her bir damlası açacak gökkuşağının peşinde koşuşurdu. Gökkuşağıysa buruk bir gülümsemeydi. Çıktığı zaman semaya, öğrenirdi bir çocuk; gözyaşıyla yıkanan yerler buruk güzellikler bırakırdı.

Bir çocuğun en sevdiği an denizin köpüren dalgalarının kıyıya çarpış anıdır, derdi kaptan. Saftır her şey denizin köpüren dalgalarının kıyıya çarpış anında. Beyaz köpüklerden atlar yaratılırdı mitolojinin eşsiz inanışlarında. Saf ve temizdi o atlar. Mitolojideki gibi deniz köpüklerinden yaratılıyorsa atlar; insan neyden, neden yaratılmıştı? Böylesine kirli, kinleri de sevgileri de bastırılan insanlar neden vardı? Çocuk gibi bakılan, camları fırfırlı perdeler döşeli dünyada insan neydi, ne anlam taşırdı?

Ala bulalı dağın zirvesinde sonu mutlak ölüm olan kırgın çiçeğimin kökleri değil miydi insanın her bir yaradılış hikâyesi? İçinde olan tüm güzellikleri saklayan ne varsa toprağa hibe eden, saklanmış olan. Bir küçük saflıktan çürümeye giden dağ çiçeğim değil miydi kibirden yapraklarını döken? Her bir yaprağına, buruk yaşamlar sığdıran dağ çiçeğimdi insanlık. Var oluş kaynağıydı dizleri yara bere olan çocukluğumun. Dağ çiçeğimdi bütün evreni doğuran. Çocukça bakmaktı benimki dünyaya.

Mitolojikti biraz zaten inanışlarım. Her zaman süregelen gerçekleri hiçe saymaktı benim düşüncelerim. Deniz köpüğünden oluşan atlara, bulutun gözyaşlarına, dağ çiçeklerine inanmaktı. O atların gerçekliğinde hayata meydan okumaktı var oluşumun en güzel hali.




Gözleri parçalı bulutlu çocuk
Gecenin yalnızlığı çaldığı vakit
Ağlar ağlar dururduk seninle
Bilirdik
Şiire dönüşürdü yıllanmış hüzünlerimiz
Mimozalar gibi severdik her şeyi
Barışı, umudu, aşkı ve acıyı…

Gözleri parçalı bulutlu çocuk
Tebessümler sonbaharı bekler
Dar vakitlerde açan
dikensiz bir gül çarpar içimizde.

Gün doğumu gibi  
Vakarlı nehirler gibi sevelim
Bırak, çıksın gökkuşağı

Güneş doğacak.

Editörlüğünü Raşit Keskin'in, editör yardımcılığını Berfin Yanal'ın yaptığı Harf ve Hayal'in 3. sayısı yakında okuyucularıyla buluşuyor.



Konya Lisesi mezunuydu.


SABİT KALFAGİL

1934'de Elazığ'da doğdu. Konya Lisesini ve İTÜ Mimarlık Fakültesini bitirdi. 1980 yılına kadar İstanbul Belediyesinde çalıştı. İmar Müdürlüğü, Başkan danışmanlığı ve başkan yardımcılığı görevlerini yaptı.

Fotoğrafla 1960 yılında hobi düzeyinde başladı. Başlangıçta Mimarlık ve Arkeoloji eserlerinin belgelenmesi biçiminde süren çalışmaları giderek Anadolu insanı, doğası ve kültürüne tanıklık etme misyonuna dönüştü. Pek çok Anadolu gezisi yaptı. Bu fotoğraflar birçok ulusal ve uluslararası, kişisel ve karma sergi de yer aldı, yarışmalarda ödüllendirildi.
Bunlar arasında
1981 FIAP Uluslar arası yarışmasında ikincilik
1983 Devlet Fotoğraf yarışmasında birincilik
1988 D.D.Y. Fotoğraf yarışmasında birincilik
1989 İslam Konferansı Teşkilatı uluslararası yarışmasında birincilik ödülleri vardır.

Yurt içinde ve dışında birçok karma sergiye katıldı. 1972 ve 1988'de iki kişisel sergi açtı.

Birçok fotoğrafı Turizm Bakanlığı yayınlarında ve Türkiye Afişlerinde yer aldı. Ulusal ve uluslararası sempozyum ve konferanslara katıldı. Bildiriler sundu. Birçok yarışmada jüri üyeliği yaptı.

1981'de Fotoğraf Sanatında Kompozisyon adlı öğretici bir kitabı ve 1988'de Fatih Anıtları adlı bir albümü yayınlandı.
Başlangıçta bir hobi olarak başlayan fotoğrafçılık giderek ikinci bir meslek oldu. 1978'de o tarihteki Güzel Sanatlar Akademisi Fotoğraf Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı.

1989'a kadar "part-time" öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1989'da Doçent oldu ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde Belgesel Fotoğraf Sanat Dalı Başkanı oldu. 1993'de TRT Kurumu için Kamil Fırat ile birlikte "Işığın Peşinde Anadolu" adlı 9 bölümlük bir belgesel hazırladı.

1998'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümüne Profesör olarak atandı. Aynı bölümde Anasanat Dalı Başkanı oldu.

P.T.F.D (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) ve İFSAK'ın onur üyesi olan Sabit Kalfagil, 5 Mayıs 2017’de 83 yaşında hayatını kaybetti.

Konya Lisesi Harf ve Hayal ekibi olarak rahmet diliyoruz, mekânı cennet olsun.











Osmanlı Devleti sona ermiş, Hanedan mensupları yurt dışına gönderilmiş, saray tamamen dağılmıştı. Saray görevlileri birer birer memleketlerine dönüyordu. Haremin incisi Udi Ümmühan Hatun’un dönecek bir evi yoktu. Ahbapları memleketlerine dönerken ona da kendileriyle gelmesini teklif ettiler. Hiç düşünmeksizin bu teklifi kabul etti, çaresizdi.

Az gitti, uz gitti. Cebinde kalan son akçesiyle aldığı ata bindi, elinde dibadan yapılma bohçası ve bocasının içindeki kutnu elbisesini çocuğuna sarılırmış gibi sımsıkı tutuyordu. Uzaktaki dağlara bakarken gözleri dalıyor, kendisini bekleyen geleceğin nasıl olacağını düşünüyordu. “İnşallah” diyordu, kendi kendine. “İnşallah yokluk görmem.”

Büyük koyu kahve gözleri ve peçesinin arasından arada bir kendini gösteren koyu kestane saçlarıyla saraylı hanımların en güzeliydi Ümmühan. Giyimine kuşamına dikkat ederdi, hep bakımlıydı. Gül gibi koktuğunu söylerlerdi arkadaşları. Güldüğünde gamzeleri çıkardı. Bir keresinde Valide Sultan’ın huzurunda kendini tutamayıp gülmüştü de Valide Sultan, “Gülşen olsun senin adın güzel kızım.” demişti. O günden sonra Gülşen olmuştu adı.

Uzun bir yolculuktan sonra sabah ezanıyla birlikte ahbaplarının köyüne vardılar. Şirin bir İç Anadolu köyüydü. Kapanan göz kapaklarına rağmen tek bir hamlede atından indi; etrafına bakındı. İleride bir fırın vardı, fırına yöneldi.
Fırının kapısını açtı. Mis gibi taze ekmek kokusu karşıladı onu. Bir an fırıncıyla göz göze geldiler. Fırıncının yemyeşil gözleri vardı. Uzun boylu, sırım gibi bir adamdı. Fırıncı elindeki fırın küreğini kenara bıraktı, bu güzel hatunu uzun uzun süzdü. Nutku tutulmuştu.
“Kimlerdensin?” diyebildi.
“Buralardan değilim”.
“Onu anladım. Daha önce seni hiç görmedim.”
“İstanbul’dan geliyorum. Saraylıyım. Saray dağılınca kader beni buralara getirdi.
“Ya öyle mi?” diyebildi fırıncı.
Bu güzel genç kıza ilk görüşte gönlünü kaptırmıştı fırıncı İzzet Usta. Gönlündeki ateş, fırındaki ateşten daha harlıydı.
“Benim de bir sarayım var. Kocaman bahçesinde çeşit çeşit ağaçlar renk renk çiçekler açar. Ortasındaki havuzda kuğular yüzer. Altından taslarda her gün hoşaflar içerim.”
Gülşen’in kalbi bir anda hızlı hızlı çarpmaya başladı. Yanına biri yaklaşsa kalbinin sesini duyabilirdi. O sırada dükkâna giren Kasap Ahmet, İzzet Usta’nın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Kulak kabarttıysa da ne konuştuklarını duyamadı bir türlü. Yalnız konuşmanın sonunda İzzet Usta’nın cebinden çıkan kaimeleri gördü. Heyecanı bir kat daha arttı.
“Evet” dedi. “Bu adam kesin varlıklı biri, kötü gün görmem”.
O gün Kasap Ahmet’in evinde fırıncı İzzetle nikâhları kıyıldı. Yeni bir sarayı olacaktı, bu yeni sarayın hanımı olacağı için sevinç içindeydi. Evlilik merasimi kısa sürdü, evlerinin yolunu tuttular. Sonunda küçük bahçeli, dar kapılı, eski bir evin önünde atlarından indiler.
İzzet Usta “Geldik” dedi. Gülşen şaşkın bir vaziyette etrafa bakınıyordu. Atından yine tek hamlede indi. Evin sokak kapısını açıp avluya girdi. Küçücük bir ev… Büyük bir telaşla taş merdivenlerden yukarı çıktı. Evin kapısını açtı, hayata doğru ilerledi. Bir şeyini kaybetmişçesine aranıyordu. Odalardan birinde ağaç tomruklara asılmış bir ceket, yan tarafında ise yorgan ve yastıkları yığılmış vaziyette gördü. Çok şaşırmıştı. Burası eski sarayına hiç benzemiyordu. Öfke ve hayal kırıklığı içinde İzzet Usta’ya dönerek “Hani” dedi, “Nerede?”. “Bana saray demiştin, altın taslar vaat etmiştin. Neredeler?”. İzzet Usta kalbini göstererek “İşte burada” dedi. “Sana gönlümün saraylarını açıyorum sultanım.”









Akşama doğru Zorba'yla ateşin kenarında oturuyoruz. Başta ağzını bıçak açmıyor, sorularımı duymazdan geliyor. Sonra yemeği pişiriyor. Onun da dediği gibi makineye kömürü atınca canlanmaya başlıyor. Hava artık kararmış, binlerce yıldız gökyüzünde yerini almış...

Gökyüzünü izliyoruz. Bir yıldız yavaşça kayıyor. Zorba sanki bu olaya ilk kez şahit olmuş gibi heyecanlanıyor. Ben onun heyecanına şaşırıyorum. Sonra biraz da imreniyorum. Etrafımda olan bu minik mucizeleri görmezden geldiğim ya da tepkisiz kaldığımı fark ediyorum. Daha sonra Zorba santuru eline alıyor. Tellerine dokunuyor. İçimi bir sevinç kaplıyor demek ki santurunda gönlü var. Üstümde gökyüzü, kulağımda santurun ezgileri...

O an bağlı olduğum ipi bir süreliğine koparıp özgürlüğümün tadını çıkarıyorum.



İş çıkışı Raif Efendi'yle yürüyoruz. O, her zamanki gibi mutsuz. Bize gidelim, diyorum. Hiçbir şey demiyor. Erkek erkeğe sohbet ederiz, bir şeyler yeriz, rahatlarsın belki, diyorum. Kabul ediyor. Eve girince Raif Efendi odadaki tek koltuğa çöküyor karşıdaki kapalı televizyon ekranına dalıp gidiyor. Ben havayı değiştirmek için radyoyu açıyorum. Aleyna Tilki çalıyor radyoda. Raif Efendi gitgide daha da hüzünleniyor. Aleyna bitirince Müslüm Baba söylemeye başlıyor. Raif Efendi hareketleniyor, ayağa kalkıp radyoyu kapatıyor. Ben mutfağa gidiyorum, annemin yaptığı börekten ikişer dilim getiriyorum. Börekleri yiyoruz. Bir sinek etrafımızda bir tur atıyor, Raif Efendi’nin başına konuyor. Okey oynayalım, diyorum, o susuyor. Ben bizim karşı komşuyla oğlunu çağırmaya gidiyorum. Onları bulamayınca sokağa çıkıyoruz. Raif Efendi susmaya devam ediyor. Ben onun sustuklarını dinliyorum. Sonra evden niye çıktığımızı unutuyoruz. Ve ilk gördüğümüz mağazaya giriyoruz. Mağaza camında "Sezon sonu ürünlerde %70'e varan indirim." yazıyor. İçeriye girince neye bakacağımızı bilemiyoruz. O sırada Raif Efendi'nin gözüne mantolar takılıyor. Mantolar kürk değil ama olsun, dikkatimizi çekiyor işte. Bilirim ben sana yapacağımı, der gibi bakıyor mantolara. Beni kolumdan çekip sokağa çıkartıyor. Dediklerini tekrarlamamı söylüyor ve aynı anda başlıyoruz bağırmaya: Kürkünü giyme, vicdanını giy zalim Madonna! Gecenin geç vakitlerine kadar Maria Puder'i protesto ediyoruz.









Ölümün kokusunu üstünde taşımak
korkusunu yüreğinde...
Aslında özlemekten yorulmuş olmak
Her gidenin gidişinde..
Yorgunluklar bir yol,
Uzanıp giden mezara,
İstersen alemi dön, dolaş, ara...
Ya özleyeceksin bir gün ya özlenecek,
Çarkı bu imiş devranın
Düşünme kara kara,
Hazır ol her daim,
Ölümdür fani canda,
Hasretle kanayan yara
Bari düşünmekten yorulma.



Her yerde kestane satıcıları,
Bütün kestaneler gözlerin.
Gözlerinde gizlenen kaygıyı yakalayıp
Asıyorum duvara.

Eski şarkılarda kayboluyor,
İsmini haykırışlarım.
Ruhumun ölçüsünü soruyor terziler,
Ben ölçülerimi kaybettim,
Bütün mesafeleri seninle ölçüyorum artık.

Sararmayı unutan yapraklar gibiyim,
Dinle artık gökyüzünü,
Bağırmaktan sesi kısıldı yıldızların,
Giden sen değilsin ama kalan benim.

Gülmeyi yeni öğrenmiş çocuk gibiyim,
Her işaretin içimdeki güneşi uyandırıyor,
Geceyi bekleyelim,
Dinlesin bizi ateş böcekleri.

Yağmur damlaları düşüyor yanağına.
Gözyaşın sanıp silmek istiyorum
Aç kelepçelerimi.


Perdeleri açıldı dünyanın
Tanrı yağmurları yarattı
Ferhat'ı, Kerem'i, Kays'ı
Ve cümle kulları
Yanmasın diye

Susmak ince bir kılıç
Konuşmak ince bir sızı
İkiye bölündü insanlar
Tarih uzaktan güldü olup bitene
Ki gülmek ne konuşmaya
Ne de susmaya benzer

Ceylanlar yarattı
İhtişamlı birer asker gibi
Zehirli güzellikler dizdi yeryüzüne
Havada melekler, yerde onlar
Birer ıslak ruhtular
Pek yanmadılar yağmurlarla.

Karlı dağları koydu
sonra rüzgârları
Kekik kokulu vadileri,
Yağmurlar taşıtmak için
Aşkın adını duyurmak için

Garipleri ve esirleri yarattı
Harfleri sonra ve şiiri
Sancılar yazılsın diye
Kâğıdı ve kalemi
Kâhinler anlamlandıramadı
Fakat yazılmış hiçbir şey
Sevgiliyi sunamadı.

Tanrı Leyla’yı yarattı.